Süleymancılara operasyon | AKP 25 yaşında | Çerçeve yasa | Mehmet Altan ile Türkiye'nin Gidişatı

18.08.2026 medyascope.tv

18 Ağustos 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Gülden Özdemir hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. “Türkiye'nin Gidişatı”nın Ağustos 2026 programını yapıyoruz Profesör Mehmet Altan'la. Konuşacak çok şey var. Abi hoş geldin.
Mehmet Altan: Hoş bulduk. Bu playlist bakıyorum epey bir zaman geçmiş ayda bir program yapmamıza rağmen.

Ruşen Çakır: Birlikte yaşlanıyoruz.
Mehmet Altan: Sen dur daha. O kadar koşturma... Yaşlılık sana yetişemez.

Ruşen Çakır: Konuşacak çok şey var abi ama şeyle başlayalım derim ben, çok önemli bir olay: Süleymancılar operasyonu. Çünkü 102 yıl, Süleyman Hilmi Tunahan bu faaliyete 1924'te başlamış. 102 yıl geçmiş. Devletle hep sorunları dönem dönem oldu vesaire ama böyle bir olay yaşamadılar. Yani doğrudan liderin ve üst düzey yöneticilerin tutuklandığı, şirketlere el konulduğu vesaire bayağı çok ciddi bir operasyon oldu. Akın Gürlek'in yaptığı açıklamayı okuduğum zaman 1960'lı, 70'li hatta 28 Şubat dönemindeki gibi “Biz dine karşı değiliz, dinin suistimal edilmesine karşıyız” türü açıklamaları da gördük. Ve şimdi iddialar ya da şöyle söyleyeyim esas olarak parasal işlerle ilgili suçlamalar var ama biliyoruz ki Süleymancıların sorunu Erdoğan'ı desteklememeleri. Eğer Erdoğan'ı desteklemiş olsalardı başlarına bu gelmezdi. Çok açık. Çünkü benzer olaylar neredeyse bütün cemaatlerde var. Ama bir de şöyle bir olay var, o da çok ilginç. Şimdi Almanya'da, Avrupa'da ilk örgütlenen Türk cemaati bu. Çok köklü ve Almanya'da Köln'de çok büyük bir yeni merkez açıyorlardı. Operasyon yapıldı ve İçişleri Bakanı dedi ki, “Merkez açacaklar ve oraya taşınacaklardı, onun için operasyonu yaptık” dedi. Merkez açıldı. Gördün mü bilmiyorum. Çok ilginç bir video. Ve böyle şeye selam yolluyorlar, Alihan Kuriş'e falan. Ama bakıyorsun bir yanda Almanya'da, 70 milyon dolar deniyor, 70 milyon dolara mal olan merkez açan, Türkiye'de çok örgütlü, Avrupa'da çok örgütlü, başka yerlerde de olduğunu biliyorum ama bir Fethullahçıların zamanında olduğu kadar değilse de böyle bir yapıya dindar olduğunu bildiğimiz bir iktidar hayatında 100 yıldır yemediği darbeyi indirdi. Ne oluyor?
Mehmet Altan: Söyleyeceğim şimdi ama önce bütün bu konuşacağımız Ağustos ayı konularına bir çıpa oluşsun diye, aynı zamanda da bugünün en önemli toplumsal olaylarından biri üniversiteye giriş sınavının sonunda çocukların hangi üniversitelere girdiği vesaire bilmem ne o belli oldu. Yani üniversiteye giriş çağında olan ailelerin bugün tek konusu var: Bizim çocuğumuz hangi üniversitede nereye yerleşti? Şimdi bu 2,5 milyon kişi üniversite sınavlarına girdi. Yani 2.426.000 kişi. Bunun 1.280.000'i bir tercih yapabilir hale geldi. Bunun 730.000 kişisi de bugün itibarıyla bir üniversitede okuma hakkı kazandı. Bu 730.000 üniversiteye giren öğrencilerin 480.000'i devlet üniversitelerinde, 140.000'i vakıf üniversitelerinde üniversite okuyacaklar, meslek sahibi olacaklar, hayata karşı güçlenecekler falan filan. Şimdi bu büyük bir heyecan falan değil mi? Böyle üniversiteye giriyor filan. Fakat 15 Ağustos yani işte kaç gün önce, her yıl 15 Ağustos'ta Çin Şanghay Üniversitesi 2003 yılından beri galiba bir dünya üniversite sıralaması yapıyor ve bu üniversitelerin performansını ölçüyor. Bu dünyada çok önemsenen bir sıralama. Çünkü çok ciddi kriterlerle bunu yapıyor ve biraz da deneyci yani Anglosakson, İngiliz metotlarını öne çıkararak yapıyor. Bu 15 Ağustos'taki 2026 açıklamasında İstanbul Üniversitesi Türkiye'nin en iyi üniversitesi gibi gözüküyor. Fakat 601-700 bandında. Yani artık numarası da yok ama İstanbul Üniversitesi'nin diğer Türkiye üniversitelerine göre en iyi görünmesinin de bir nedeni var. Bir tıp fakültesi olduğu için, Cerrahpaşa olduğu için avantajlı. Çünkü mesela Boğaziçi'nin, Orta Doğu'nun tıp fakülteleri yok. Bir de Orhan Pamuk ve Aziz Sancar İstanbul Üniversitesi mezunu olarak Nobel aldıkları için yukarıdan fazladan puan alıyorlar. Ama bugünkü bu heyecan yani yarınki Türkiye, kuşaklar, şunlar bunlar derken bu çocuklar... İşte bir kısmı da açık öğretimde de 100.000 kişi yerleşti. Yani onlar da açık öğretim filan. Bu heyecanın sonunda dünyanın en iyi üniversiteleri arasında 601 ile 700 arasına yerleşmiş bir okul dışında bir üniversitemiz yok. Konuşacağımız Türkiye böyle bir Türkiye ve o üniversiteler olmadığı vakit... Mesela bir tane daha önemli bir konu var, ondan sonra geçelim bu şeye çünkü hepsi birbirine bağlı birleşik kaplar gibi. Fransa’nın ilk binde 23 okulu var, üniversitesi var. Fransa bu işe 2007 yılında kafasını takıyor. Diyor ki, ‘‘Ya biz bu Şanghay sıralamasında ilk 50'de yokuz.’’ Düşün, biz ilk 600'de yokuz. Ve bütün sistemini bu Şanghay sıralamasında öne geçmek için düzenliyor. Üniversiteleri yeniden organize ediyor filan filan ve şimdi ilk 100'de 4 üniversitesi olduğu için seviniyor. Yani Türkiye'nin dünyadan ne kadar uzakta seyrettiğini çok çok net gösteren ve 21. yüzyıldaki iddialarından vazgeçtiğini de bir anlamda ispatlayan bir ortamda Türkiye'yi konuşuyoruz. Gelelim Süleymancılara. Şimdi ‘‘Kent Dindarlığı’’ diye bir kitap. Bunu kim bilir ne zaman yazdım, 2010'da yazmışım. Şimdi bunun başlangıcında senin soruna bir cevap var, ‘‘Ne oluyor ya böyle?’’ diye. Yani dindar mindar filan. Şimdi tabii kimi yakalıyor, kimi yakalamıyor, dindarı mı yakalıyor, para işine mi bakıyor? Mesela bugün sabah yorumlara bakıyordum. Yeni atanan çok yüksek bir güvenlik bürokratının da başka tarikatla bağlantılarıyla ilgili iddialar filan vardı. Şimdi burada diyorum ki, bu önsöz; ‘‘2008 yılının Ocak ayı, yani işte 2026'dan çıkar, Ocak ayı sayısında Moral Dünyası dergisine verdiğim ‘Kent Dindarlığı’ röportajında şunları söylüyordum: ‘İslamiyet Şeyh Galip’ten Taliban'a geldi yeryüzünde. Nedir bu meyil, düzlem kaybetmemizin nedeni nedir? Bunun bir sosyolojik analizini yapmak lazım. Eskiden Müslümanların ağırlığı kentlerdeyken zamanla kırlara kaymasıdır bunun sebebi. Şeyh Galip inanılmaz şekilde işlenmiş bir derin kültürün çok önemli bir ferdiyken, Taliban Afgan kırlarının bütün hoyratlığını ifade eden bir vahşetle ortaya çıktı. İkisi de Müslüman ise aradaki fark nedir? Bence aradaki fark o dinin kendi kültürel özelliklerinin, derinliklerinin, yaratıcılıklarının farkına varılmayıp onu siyaseten bir silah olarak kullanmaktır. Türkiye'de din sosyolojik, kültürel bir mesele olmaktan ziyade siyasi bir mesele olarak algılanıyor. Kışlayla cami arasındaki çatışmanın unsuru olarak algılanıyor. O zaman yozlaştırılıyor, derinliğini kaybediyor, sığlaşıyor ve tutunamayanların hayata tutunma aracı oluyor. Halbuki din bunların çok dışında bir şey. Din bir inanç. Binlerce yılın getirdiği bir insanlık hali. Bu kadar sığ, yoz, küçük rant peşinde koşmaya yönelik bir araç olmanın çok ötesinde bir durum. Aynı zamanda toplumu, kültürü, duruşu. Yani kendini devlet kadrolarında iş bulma, ihale kapmanın aracı değil din. Din, bu toplumun varoluş temellerinden bir tanesi ve belki de en önemlisi. Onun için biz bunu siyasetin dışına çıkarıp sosyolojik kültür olarak algıladığımız vakit tekrardan kent dindarları doğar. Siyasetten kültüre çektikçe bu konunun çok daha normalleşeceğini düşünüyorum’’’ diyor. Şimdi bizde tamamen siyasi bir mesele, hayatın ezdiği, başka hayatın bir çile olarak üstüne abandığı, yaşamla ilişkilerinde gerçekten zorlanan, eğitimsiz ve donatımsız, bunalmış, ezilmiş, dışlanmış kimselerin çaresizlikten Allah'a sığınmaları mı olarak algılamak lazım? Yahut bunu bir yetersizliklere dini alet olarak kullanıp sömürerek yarışarak elde edemediği, çıplak hayatta ulaşamadığı yerlere ulaşma aracı olarak mı görmek? Yani Türkiye'de çok uzun zamandır din normalleşemediği için bir siyasetin sömürüsü haline geldi. Ve dini sömüren unsurlar bundan büyük rantlar sağlamaya başladı. Ortam da müsaitse... Aynı zamanda tabii başka bir şey daha söyleyeceğim bu Süleymancılar meselesiyle ilgili. Ya şimdi mesela diyorsun ki bana, ‘‘Ne oldu, ne etti?’’ filan. Şimdi şeye baktım, mesela çok söyleniyor; Adana Aladağ yangını. Mesela ne oldu o?

Ruşen Çakır: Kapandı.
Mehmet Altan: Peki ama bu şey mi; elektrik kontağı, kilitli yangın merdiveni? Mesela bu orada çocukların ölmesi, yani 12 kişinin ölmesi, çocukların yanması, kapı kolları... Bu kadar gürültü, para, pul, bilmem ne, siyaset... İşte ‘‘Siyasal iktidar mı destekledi, muhalefetin üstüne mi gidecekler?’’ dedikleri vakit 12 çocuğun yanması meselesi kadar önemsenmiyor. Sadece bu değil. Dava süreci, mesela Adana Aladağ Yurt Yangını 2016, Konya Taşkent LPG patlaması var gene bu yurtlarda. Şüpheli ölümler, baskı iddiaları var. Şiddet ve istismar davaları var. Şimdi bir devlet bu dini gruplarla ilişkisini, denetimini nasıl sağlayacak? Siyasete göre mi, hukuka göre mi? Bilmem hukukun uzantısı olarak saydamlığı esas alarak mı? Burada bu siyaset üstünden yürüyen bir şey. Muhtemelen de para, pul, bilmem ne hikayesi, senin söylediğin gibi iktidara uzak duruyorsan daha tehlikedesin.

Ruşen Çakır: Evet. Bu arada ne oldu? AK Parti'nin kuruluşunun 25. yılı oldu. AK Parti'nin kökeni İslami hareket ama ‘‘gömlek çıkarttık’’ diyerek kurulmuş bir hareket. 25 yıl. 25 yılın kutlamalarına ne damga bastı? Transferler. Kim onlar? Birkaç belediye başkanı, üç tane milletvekili, ikisi İYİ Parti'den, birisi Gelecek Partisi, CHP kontenjanından seçilip Gelecek Partisi'nden, yani İzmir'den seçilmiş o şahıs. Biliyorsun, İzmir'de bizim Hacer Foggo aday adayıydı. Seçilemeyecek yere koydular mesela. O kadar çaba sarf etti.
Mehmet Altan: Bütün bir fakirlik, fukaralık... En önemli meselesi Türkiye’nin.

Ruşen Çakır: Evet. Ama ne oldu? O şahıs, adını bilmiyorum, hiç önemli değil yani. Tanıdığım ettiğim birisi değil. Zaten biliyorsun Gelecek Partisi'ni Davutoğlu feshetti. O da AK Parti'ye gitti ve biz 25. yılında bunu konuşuyoruz. Yani artık hani seçim kazanmaktan ziyade seçilmiş kazanan parti.
Mehmet Altan: Aynı zamanda da ama bu işe meraklı olanların niteliğini gösteriyor. Bunların tek bir derdi var, kendi ikballeri. Yani aynı zamanda da bu siyasetin partileri arasında bir fark olmadığı ispatlanıyor. Çünkü sadece bir muhalefetten muhalefete gitmiyor. Ya sen niye bir partiye başvuruyorsun eğer para verip aday olmuyorsan? Yani ciddi bir siyaset, sahiden toplumsal sorunları çözmek, projeler geliştirmek, formül önermek, buna uygun kanun yapmak falan böyle bir dertleri yok; ‘‘Ben gireyim bir milletvekili olayım.’’ Bu milletvekilliği herhalde büyük bir zenginlik kaynağı. Şimdi bu programları, partilerin programları, hayata bakışları, Türkiye'ye yaklaşımları, bunların arasında bir AKP farkı olmadığını gösteriyor. Bunları alıyor. Bir kere muhalefetin umut olma ihtimalini ortadan kaldırıyor. Çünkü bu siyasetçilerle bir farklılık yok. O adam eğer kendisinin seçilmesine yönelik bir umut, garanti varsa kim olursa olsun o parti gidiyor. Onun tek meselesi var. Ya mesela YENİ Parti, 5 dönemdir aralıksız seçilen adam var. Şimdi 5 dönem bugün CHP'de etkin olan 5 dönemdir seçilen YENİ’ye geçer ama 5 dönemdir aynı şekilde seçilen iki adam... Yani bunu bir meslek haline getirme, bir devlet itibarı, para pul vesaire. ‘‘Bunlardan bize bir hayır yarar gelmez’’ demem, ‘‘çürüdü’’ demem, bu programlarda altını çizmem çok net gözüküyor. Ama bu AKP'nin 25 yılına da bu sefer daha farklı bir şekilde ‘‘Bu siyaset niye çürüyor, ne yapabiliriz?’’ diye de baktım. Yani bir şekilde bunu böyle irdelemeye, düşünmeye başladığım vakit anladım ki bu Türkiye'nin iç ve dış bir tek düşmanı var. O da Montesquieu.

Ruşen Çakır: O ne ya? Nereden çıktı?
Mehmet Altan: Ya şimdi bütün cumhuriyet tarihini incelediğim vakit Türkiye'nin siyaset kurumunun, yöneteninin, yönetiminin, hatta yönetileninin istemediği bir şey var: gerçek bir hukuk devleti. Yani Montesquieu niye diyorum? İşte bu 278 yıl önce senin Galatasaray'da sana muhtemelen sık sık adını anımsattıkları, öğrettikleri ‘‘Yasaların Ruhu’’nu yazıyor. Yani bu 1748. Yasama, yürütme, yargı; gerçek bir devlet olmak için aslında kuvvetler ayrılığını buluyor. Ve biz bu kuvvetler ayrılığını 278 yıl sonra nerede uyguluyoruz? Kuvvetler Birliği'nde. Yani artık hukuk mukuk filan yok. Yasama, yürütme de yok. Bu bir şekilde hükümet sistemi, ne diyorlar ona?

Ruşen Çakır: Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi.
Mehmet Altan: Yani hükümet de yok. Bir imzayla yürüyor. Şimdi bunu geriye dönük taradığın vakit, yani Türkiye Cumhuriyet tarihini kuvvetler ayrılığı üstünden yani Montesquieu ile Türkiye ilişkileri üstünden okuduğun vakit Türkiye'nin en temel sorunu bu Montesquieu'nün kuvvetler ayrılığını uygulamamak. Cumhuriyetin başlangıcına baktım. Taha Akyol son kitaplarında bunu bütün belgeleriyle de anlattılar. Şimdi diyor ki burada tabii, ‘‘İktidar tek bir elde toplanırsa’’ diyor Montesquieu 278 yıl önce, ‘‘zulme yol açar bu’’ diyor. Yani denetlenemez. Devlet o kadar büyük bir güç ki yargı çünkü hem yasamayı hem yürütmeyi hem bütün toplumu denetliyor. ‘‘Yasama, yürütme, yargı güçlerinin ayrılmaması diktatörlüğe yol açar’’ diyor. Ve bunun tersine kuvvetler birliği, yani kuvvetler ayrılığı devletin o bireyi ezebilecek olağanüstü gücünü kendi içinde kuvvetler ayrılığı üstünden dengeleyemezse bireyi bir kere yok ediyor, mahvediyor filan. Şimdi bizim cumhuriyetin başlangıcındaki en büyük kavgalar bundan olmuştur. Yani şimdi ‘‘Yasaların Ruhu’’. 1921'de ilk anayasa çıkıyor. Bu nedir? Montesquieu, bu Türkiye yönetiminin, devletinin en büyük tehlike unsuru olarak bulduğu kişi, kitabını yazdığı ‘‘Yasaların Ruhu’’ndan 173 yıl sonra ilk anayasamız yapılıyor. Ne oluyor? Kuvvetler birliği. Şimdi o kuvvetler birliğinde işte Türkiye Büyük Millet Meclisi yönetimi bu. Orada toplanıyor. Meclis Başkanı Atatürk ve o yönetim cumhuriyetin teşkilatı esasiye kanunu, devlet başkanlığı, başbakanlık filan yok ama bütün hepsinin toplandığı Meclis Başkanlığı var, kuvvetler birliği ve oradaki bütün kavgalar, 24'te de bu aynı. Ne zaman biraz esniyor? 60'ta. Sonra da kalmıyor. Bugün nereye geldik? Bugün yani adamın, Montesquieu'nün bütün bu olup biten şu bu filan 278 yıl önce yazdığı kitabı uygulamama kavgasıdır bu. Düşünsene ya cumhuriyetin 103. yılında tekrardan kuvvetler birliğine geri döndük ve hiçbir zaman bunu doğru dürüst yaşamadık. Yani gerçekten bu nedir, ne demek basitçe söylersek; ilke, kural ve denetim olması ama toplum da bundan yana. Ve bu 25. yılda ilk başta bize söyledikleri Montesquieu'nün kitabına uygun bir Türkiye'ydi. Avrupa Birliği bu demek. Yasama, yürütme, gerçek bir hukuk. Bu ne demek? İlke, kural, aynı zamanda denetim. Yargının en önemli unsuru her şeyi denetliyor olması. Şimdi sorduğun bütün soruların cevabı bu abi, ‘‘Ben ölürüm de Montesquieu'nün kuvvetler ayrılığını uygulamam’’ kavgası ve çok vahim, artık bunları konuşmak, duymak isteyen bir kulak da kayboluyor. Ama modern devletin doğuşundan 250 yıl sonra tekrardan adamın ‘‘zulümdür’’ dediği kuvvetler birliğine geri dönmüşse Türkiye, siyaset kurumu... Soruyorsun ya oradan oraya geçti, oradan oraya geçti...

Ruşen Çakır: Şimdi Tuzla Belediye Başkanı Eren Ali Bingöl biliyorsun hep söyleniyordu AKP'ye geçecek diye. Tuzla'da yerel bir gazete Çağdaş Tuzla Gazetesi bu konuda bir haber yapıyor. Ve bu dedikodular üzerine Eren Ali Bingöl de oraya tekzip yolluyor. Tekzip hızlı tebligatla gazeteye yola çıkıyor. Orada neyi tekzip ediyor? Parti değiştireceği iddialarını tekzip ediyor.
Mehmet Altan: Süper.

Ruşen Çakır: Tekzip dün mü ne ulaşıyor.
Mehmet Altan: Hızlı olduğu için.

Ruşen Çakır: Evet. Ama bu arada...
Mehmet Altan: Adam geçmiş gitmiş oluyor.

Ruşen Çakır: Adam geçmiş, kaç gün önce geçmiş. Şimdi oradan başka bir transfer hikayesine geçeceğim. Yine görmüşsündür.
Mehmet Altan: Utanmanın kaybolduğu bir dönem.

Ruşen Çakır: Ömer Karakaş değil mi? Aydın İYİ Parti milletvekili, yapılan çerçeve yasa şeyinde kürsüye çıkıyor. Çok net bir şekilde, çok sert bir şekilde ‘‘hayır’’ demenin ne kadar hayati, ‘‘evet’’ demenin ne kadar haince olduğunu anlatıyor. Çok güçlü bir şekilde anlatıyor ve ‘‘hayır’’ diyor. Kürsüye çıkmasa da Antep'teki bir başka İYİ Parti milletvekili de aynı şekilde ‘‘hayır’’ veriyor. Sonra pazartesi günü bunu yapıyorlar. Cuma günü AK Parti'ye katılıyorlar ve Karakaş diyor ki: ‘‘Bana çok ahlak dışı şeyler yapıldı. Ben ilkelerimden vazgeçmedim. Daha iyi hizmet etmek için parti değiştirdim.’’ Şimdi hani ilkesi nedir? En son gördüğümüz ilkesi çözüm sürecine karşı çıkmak. Bunu vatana ihanet olarak tarif ediyor. Bunun merkezi neresi?
Mehmet Altan: Bulunduğu parti.

Ruşen Çakır: Yani geçtiği parti.
Mehmet Altan: Ha süper. Çözümü isteyen, yöneten, yürüten partiye geçiyor. Geçmeden evvelki konuşmalarında bunun ne kadar haince bir şey olduğunu söylüyor. Fakat bu adamları kim milletvekili yapıyor? Neye göre seçiyorlar? Ahlaka göre seçmedikleri belli.

Ruşen Çakır: Şimdi bu kişi bir dönem Devlet Bahçeli'nin özel kalem müdürlüğünü yapmış, ülkücü camiada bilinen birisi ve sonra o kopuşta, ilk İYİ Parti kopuşunda kopmuş. Yani bilinen bir ülkücü. İYİ Parti'den seçiliyor ama sonra bakıyor ki herhalde İYİ Parti'de bir gelecek yok, oyunu kullanıyor sonra geçiyor. Şimdi biraz onu bırakalım da çerçeve yasa konuşalım.
Mehmet Altan: Olur. Şimdi bu çerçeve yasaya karşı duranları görünce insan daha fazla destekliyor. Yani bir kere bunlar... İyi bir yöntemdir bu. Buna kim karşı, kim taraf? Çok hayırlı sonuçlar doğurabilecek, çok önemli, şaşırtıcı bir şekilde yürüse de muhakkak desteklenmesi gereken bir süreç. Fakat benim her sana geldiğimde söylediğim bir şey var, anlamadığım. Şimdi bu AKP'nin de 25. yılı olma vesilesiyle 2001 yılındaki programı var. 2001 yılındaki programında çok önemli radikal ve ciddi bir tespit yapıyor. ‘‘PKK sonuçtur’’ diyor, ‘‘Neden değildir’’ diyor ve bunu programında şöyle söylüyor: ‘‘Terör ve baskı karşılıklı birbirini besler. Terörün sonuç olduğunu unutan her yaklaşım...’’ Bak, terörün sonuç... Yani biz şimdi neyle uğraşıyoruz? Silah bırakılması, bir sonucu ortadan kaldırıp tedavi etme. Halbuki programında ‘‘Terörün sonuç olduğunu unutan her yaklaşım sadece baskıyla çözüm üretmeye yönelir, oysa bu terörü daha çok güçlendirir’’ diyor. Benim anlamadığım birinci mesele ‘‘terör sonuçtur ve ancak baskı dışında özgürlükçü bir formülle ortadan kalkar’’ diye koyduğu teşhis, 2025'te başladı bu iş, tamamen ters. Peki bu teşhisin devam ediyorsa bu tedavi ne? Hadi de ki 25 yıl geçti. Geçenlerde Öcalan, bu da 25 yani biz 26'dayız, bir yıl önce Şubat’taki deklarasyonu veya işte istihbarat, güvenlik bürokrasisinin denetiminden geçtiği ilk deklarasyonu, diyor ki: "Demokratik toplum ihtiyacı kaçınılmazdır. Cumhuriyet tarihinin en uzun ve kapsamlı isyan ve şiddet hareketi olan PKK'nın güç ve taban bulması, demokratik siyaset kanallarının kapalı olmasından kaynaklanmıştır." Bu da Öcalan'ın onaylı deklarasyonu. Ne diyor? ‘‘PKK diye bir isyan ve şiddet hareketi bu kadar taban buldu, çünkü demokratik siyaset kanalları kapalıydı.’’ Şimdi hadi 2001 yılındaki tespitle Öcalan'ın 24 yıl sonra söylediği tespit aynı ama uygulama ve formül aynı değil. Anayasayı uygulamayan bir anlayışla ve kapalı bir devrede güvenlik bürokrasisinin, belli ki bu süreç hızlı yürüyecek çünkü bunun bütün tedbirleri alınmış, çözüm süreçleri daha evvelden ayarlanmış. Ama anayasayı uygulamayan, Demirtaş'ın içeride yattığı, bilmem AKP programının tam tersiyle ancak çözüleceğini söyleyeceği, Öcalan'ın yeni olarak demokratik siyaset kanallarının şu anda hiç söz konusu... Bu biterse olacak. Şimdi anayasayı uygulamanın şarta bağlı olduğu bir anlayışla bu nasıl gidecek, onu bilmiyorum. Bir taraftan da bugün bir "İkinci Cumhuriyet ve Çerçeve Yasa" diye bir yazı yazdım. Çünkü İkinci Cumhuriyet lafları duyar oldum. Şimdi, ‘‘Bu devletin gücü kurallarla sınırlansın, birey korunsun, kanunlar herkese eşit uygulansın. İfade özgürlüğü, inanç özgürlüğü ve basın hürriyeti anayasayla ciddi bir şekilde korunsun. Farklı fikirler ve birden fazla siyasi parti sistemde zorlanmadan doğal olarak yer alsın. Halk, yöneticilerini serbest ve adil seçimlerle seçsin. İktidarın halkın oyuyla değişmesi güvence altında olsun. Serbest piyasa ekonomisi ve özel mülkiyet hakkı sarsıntıya uğramasın. Bu demokrasidir.’’ Şimdi bunu savunan ve cumhuriyetin bu ilkeler üstünde yoluna yürümesini isteyen bir düşünceyi küfür olarak okumadan, bilmeden ve birbirini suçlama üstüne eski üsluba geri dönmeye yönelik de bu çerçeve yasaya karşı olanların ağzında pelesenk olmaya başlayan bir laf var böyle. Yani İkinci Cumhuriyet dediğin şey cumhuriyetin demokratikleşmesidir, Montesquieu'ye geri dönmektir, bütün bu şeydir. Şimdi sen çerçeve yasaya karşı çıkarken aslında bir taraftan da demokrasiye karşı çıkar bir halde durduğun vakit kendi içinde kendi kitlene bile anlatmada zorlanacağın bir yere kendini sokuyorsun. Bunun için bu teşhislerle ters bir tedavi var. Ama bir taraftan da öyle yazılar, öyle bir heyecan, öyle bir fazla enerji görüyorum ki bu Türkiye'yi bir anda Montesquieu'ye, Avrupa Birliği üyeliğine, ki ne dedi cumhurbaşkanı: ‘‘Artık biz Avrupa'yla ilgilenmiyoruz’’ dedi. Şimdi Avrupa'yla ilgilenmediğin vakit Kürt sorununu nasıl çözeceksin? Terör sorununu nasıl çözeceksin? Yani meseleleri nasıl çözeceksin? Burada bir sıkışıklık var. Ben burada rezervimi koyuyorum. Çünkü neden? Tecrübeli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıyız. İyi olsun diye iyi olan her şeyi destekliyoruz ama bunun nasıl olmayacağını da yaşayarak görmüş insanlarız. Orada duruyorum.

Ruşen Çakır: Evet, şimdi bayağı bir hızlanacağa benziyor.
Mehmet Altan: Çok. Yani ikimiz de o tecrübeden geliyoruz. Onun sinyallerini verecek unsurlara baktığın vakit bu belli ki ayarlanmış. Ama sonrasıyla ilgili...

Ruşen Çakır: Evet. Şimdi mesela yasa Resmî Gazete'de yayınlandı. Cevdet Yılmaz başkanlığındaki kurul çok geçmeden bir 10 gün içinde mi ne toplanıyor, ilk toplantısını yapıyor. Altta başka kurullar da olacakmış vesaire. Ve en kritik nokta şu: silah bırakmanın tespiti.
Mehmet Altan: O da olmuş yani. O anladığım kadarıyla...

Ruşen Çakır: Daha tam değil.
Mehmet Altan: Ama yol almışlar. Yol almışlar.

Ruşen Çakır: Yani tabii yol almışlar. O tespit edilecek, MİT bir rapor hazırlayacak ve muhtemelen Ekim MGK'sına girecek. Eğer rapor onaylanırsa, MGK tarafından onaylanırsa Cumhurbaşkanı Erdoğan açıklama yapacak.
Mehmet Altan: Yani tabii bunu biz sonra mı konuşuruz? İran en önemli unsurlardan biri.

Ruşen Çakır: İsrail bir de.
Mehmet Altan: Ama bunu tabii yorum yaparak gazeteci, yorumcu bilmem düşünce vesaire ile bağlantılı konuşuyoruz ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak benim Anayasa Mahkemesi kararım var, AİHM kararım var, Yargıtay kararım var, idari mahkeme uygulamıyor. Ne yapacağız? Çok iyi olacak Türkiye! Çözüm yasası geçsin böyle birden kendine dönecek, uçacak, demokrasi özgürlüğünden... Ama işte oraya da onun da gazını vermemek lazım.

Ruşen Çakır: Evet. Silah olmayacak ve en büyük şey de terörle mücadele argümanı herkesin elinden alınmış olacak.
Mehmet Altan: Bunlar çok önemli.

Ruşen Çakır: Tabii.
Mehmet Altan: Ama bize hukuk, hak, özgürlük; öyle bir şey gözükmüyor. Anayasayla alakası yok zaten bunun.

Ruşen Çakır: Tamam, yapalım işte. Onu da sonra yapalım. Hadi.
Mehmet Altan: Ya bir şey de, ‘‘yapılması gerek’’ de. Şu anayasayı uygulasınlar. Söyle.

Ruşen Çakır: Tamam söylerim. Kime söyleyeyim?
Mehmet Altan: Kime söylersen... Rüzgara söyle. AİHM ve AYM kararlarını uygulamayınca rıza üremiyor, çok zorlanıyorlar. Bütün adamlarını devreye sokuyorlar ama gene zorlanıyorlar.

Ruşen Çakır: Evet. ‘‘Türkiye'nin Gidişatı’’nı burada noktalıyoruz. Mehmet Altan'a çok teşekkür ediyoruz.
Mehmet Altan: Ben teşekkür ederim.

Ruşen Çakır: Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler. Bir dahaki ay buluşmak üzere, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
30.08.2026 Sürece dört koldan sert ve etkili eleştiriler
29.08.2026 Hani Ekrem İmamoğlu unutulmuştu!
28.08.2026 Ahmed eş-Şara Arap dünyası için ne anlam ifade ediyor?
27.08.2026 Türkiye Öcalan ile tanışmaya hazır mı?
26.08.2026 Nefret dilinin sembolleri: Yeşil, beyaz Toros ve sarı torba
25.08.2026 Çerçeve yasa çıktı, sabotaj girişimleri hızlandı
24.08.2026 Barış Akademisyenleri'ne borcumuzu ne zaman ödeyeceğiz?
23.08.2026 Furkan Vakfı olayı: Dindarın dindara yaptığı
23.08.2026 Yener Orkunoğlu ile söyleşi: Çözüm sürecinin kaderi niçin Öcalan’a bağlı?
22.08.2026 Artık kimse dağa çıkmasın!
30.08.2026 Sürece dört koldan sert ve etkili eleştiriler
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı